Skip to content
Reflections

Kahrın da Hoş Lütfun da Hoş

22 August 20268 min read1645 words

Kaybetmek imanın bozulduğu yer değil, imanın ispat edildiği yerdir. Muhterem F. Gülen Hocaefendi ve Bediüzzaman Hazretleri'nin perspektifinden sabır, rıza ve helalleşme üzerine.

Scroll to begin

Bahçıvanın elinden çıkan gül, hangi toprağa düşerse düşsün gül olmaya devam eder; yeter ki gül çürümesin. Son yılların rüzgârı bu toprakların üzerinden geçerken nice insan evini, ailesini, arkadaşlarını, işini; bir karış toprağına kurban olacağı, doğup büyüdüğü, havasıyla suyuyla sevgisiyle sıcacık kültürüyle yoğrulduğu yurdunu geride bırakmak zorunda kaldı. Aradan yıllar geçti, hayatlar yeniden kuruldu, yaralar kabuk bağlamaya yüz tuttu. Ama içimizde hâlâ kabuk bağlamayan bir sızı, dokunulduğunda "ben hâlâ buradayım" dercesine kendini hatırlatan bir ukde var: "Tüm bunları hak ettik mi?", ”Bunca kayıp neyin bedeliydi?”, ”Bu imtihanın hikmeti neydi?"

Bu soruların kalbimizi de dilimizi de hâlâ meşgul etmesi, yıllar yıllar geçmiş olmasına rağmen bu travmanın hayatımıza etkisinin azımsanmayacak nispette devam ettiğinin kanıtı. Kırgınlık kimi zaman kendini yüksek sesle, yoğun duygularla belli eder; kimi zaman da perdelerin arkasından seslenir ki asıl zorlusu budur. Çünkü fark ettirmeden, ruhumuzu yavaş yavaş kemirir, bizi bize ve geçmişimize yabancılaştırabilir, hatta —hâşâ— kadere itiraz ve şikâyet makamına yerleştirebilir. Her travma yaşamış insanın içinde eriyip gitmeyen o duygudan bahsediyorum: bir sitem, bir "neden ben, neden biz", bir "hesabı kim verecek" hissi.

Bu duyguların insanî ve tabii olması bir yana, bu travmanın etkilerinden kurtulmak, kötülükleri iyiliklere çevirmek için çabalamak da tam olarak insani yanımızın ihtiyacı ve gereğidir. Bir yükün tabii yanımızdan geliyor olması ve aynı zamanda hesabının ahirette zalimden sorulacak olması, onu ömür boyu kalbimizde taşımamızı gerektirmiyor. Kötülükleri iyiliklere çeviren ve kendisine iman edenleri hep kazançlı çıkaran Allah'tan, evvela bu aciz-fakir kulunu, sonra da aziz muhlis abilerimi ve kardeşlerimi doğruya, hakikate ve feraha ulaştırmasını niyaz ediyorum.

Peki içten içe kalbimizi kemiren, hayattan lezzet almamızın ve Allah'ın üzerimizdeki nimetlerini şükürle ve minnetle anmamızın önüne sed çeken bu ağır hissiyatı nasıl aşacağız? Her sabah uyandığımızda en içten şükür duygularıyla derin bir "oh be" diyebilmeyi nasıl başaracağız? Bilinçaltımıza yapışmış o kirli ithamların sinsi yükünden nasıl kurtulacağız? Bu travmayı, bir daha geri dönmemek üzere nasıl geride bırakacağız? Kalbimizi yeniden hür kuşlar gibi nasıl özgür bırakacağız? İlkler gibi nasıl olacağız; yahut Muhterem Hocaefendi'nin ifadesiyle, yeniden nasıl dirilip ağırlıklarımızdan kurtulup kutlu yoldaki yeni ufuklara revan olmaya devam edeceğiz?

Psikoloji ve psikiyatride ağır travma yaşamış insanlarla yürütülen tedavilerin merkezinde neredeyse hep aynı hedef durur: kişiyi kendi kalbindeki öfkeden, kinden ve nefretten kurtarmak; yaşananları ve kendisini affedip sırtındaki bu ağır yükü yere indirebilmesi için ona yol göstermek. Çünkü öfke, muhatabına asla ulaşmayan bir zehirdir; kabında durur ve kabı çürütür. Zulmü yapan çoktan kendi hayatına devam etmiştir; geceleri uykusu kaçan, iştahı kesilen, sevincini yarım yaşayan, çocuğunun kahkahasını duyduğu anda bile içine bir bulut çöken taraf hala o travmanın acısını kalbinde taşıyan mazlumdur. Affetmek zalimin lehine bir jest değil, mazlumun kendi sıhhatini geri alması, kendi hayatını zalimin elinden bir kez daha kurtarmasıdır.

O hâlde gelin, o çok hep beraber bir kez daha el ele verelim: iyi olalım, hür olalım, mutlu olalım; şükran hisleriyle imanımızı şahlandırmanın yollarını arayalım. Âmin deyu deyu düşsek yoluna, binsek nefsin sırtına, kessek alaka-i kalbi dünyalıklardan onlar bizi bırakmadan, geçsek karanlıklardan, koştursak yepyeni ufuklara, çıksak taptaze parlak aydınlıklara. Geçsek af kapısından, sevsek her yaratılanı Yaratan'dan ötürü, açsak gönül gözümüzü Hakk tecellilerine, sersek kalplerimizi ayaklar altına, gezsek gönüllerde "Hû" deyu deyu.

Kinin olduğu yer cennet olamıyor

Kur'an-ı Kerim cennet ehlini anlatırken, onların göğüslerinde kin namına hiçbir şey bırakılmadığını haber verir. A'râf sûresinin 43. ayetinde şöyle buyrulur: "Biz onların göğüslerindeki kini söküp atmışızdır; altlarından ırmaklar akar. Onlar, 'Bizi buna eriştiren Allah'a hamdolsun' derler." Hicr sûresinin 47. ayetinde de aynı hakikat tekrarlanır: "Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık; artık onlar, karşılıklı tahtlar üzerinde oturan kardeşlerdir."

Demek ki cennette kin yok; kinin bulunduğu yer de cennet olamıyor. Allah'ın bunca kıymet verdiği mümin kalbinde cennetvari bir huzuru yaşayabilmek için ruhumuzu saran kin ve kırgınlıklardan kurtulmanın yollarını aramak, demek ki tam da Kur'anî bir yol. Cennetin soluğunu daha burada duyabilmek, Rabbimizin yakınlığını kazanabilmek için kalbimizi kinden, nefretten ve kötü düşüncelerden temizleyip öyle çıkmalıyız Huzur'a.

O'ndan geldiyse kaybetmek de güzel

Bakara sûresinin 155 ve 156. ayetlerinde Cenab-ı Hak, müminleri korkuyla, açlıkla, maldan ve candan eksiltmeyle deneyeceğini haber verir; hemen ardından da sabredenleri müjdeler. Her denemeyle, her zorlukla bizi terbiye eden, adım adım kendisine muhatap ve cennetine ehil hâle getiren Allah'a hamdolsun.

Bu imtihanlar, aslında canımızın sıkılacağı bir mevzu değil. Âşık, maşukuna giden yolda çektiği zahmeti zahmet saymaz; hatta o yola can kurban der aşkla şevkle yürür zahmeti rahmet görür. Peki bizi asıl Sevgili'ye götüren yol için aynısını diyemez miyiz? Öyle bir Sevgili ki, bize varlık vermek gibi bir lütufta bulunmuş; bir damla sudan yaratmış; annemizin karnındaki karanlıkta bizi aşama aşama şekillendirmiş, şimdi bile anlamakta zorlandığımız ince sanatlarla mucizevî şekillerde ihtiyaçlarımızı gidermiş.

Var ettikten sonra an be an bizi hayatta tutan; hücrelerimizde her saniye gerçekleşen milyarlarca reaksiyonu takdir eden, ikame eden, devam ettiren O. Bir dakikalık canlılığımızın devamı için bile sayısız nimeti seferber eden O. İç dünyamızdaki nimetlere ek olarak dış dünyamızı da kuran; havayı, suyu, toprağı, canlılar âlemini, yıldızları, güneşleri ayağımıza seren ve hepsini bize hizmet ettiren O. Bu varlık âlemindeki eserlerini, sanatını, muhteşem icraatını temaşa etme imkânını bize bahşeden yine O.

Üstelik ölüm anımızda bile bizimle olan O. Vâkıa sûresi 83-85. ayetlerde buyrulur: "Can boğaza geldiği zaman, siz o anda bakıp durursunuz. Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz göremezsiniz." Sevdiklerimiz başucumuzda bizim için ağlarken, bize onlardan daha yakın olan O.

An be an bizi nimetleriyle perverde eden, hayatta sevdiğimiz ve kalbimizi bağladığımız her güzel şeyden daha güzel olan Rabbimiz, Sevgililer Sevgilisi değil midir? Hatta her dünyevî sevgide gizli bir menfaat bulunduğunu da hatırlarsak, bizden hiçbir şey beklemeden yalnızca iyiliğimizi ve mutluluğumuzu isteyen, tek ve yegâne Sevgili değil midir O Allah (c.c.)?

O hâlde Bakara sûresindeki o ayette "iman edenler" hitabına muhatap olmak, kâinattaki hiçbir şeyle değiştirilmeyecek bir onur değil midir? Kâinatın Sahibi bize "mümin" diye sesleniyor. O'nun sevgisine mazhar olunan çatının altında bulunmak paha biçilemez bir şey, o kutlu rahmet yağmurunda ıslanmaya niyet etmiş biz kullarına sabrettiğimiz takdirde verilen müjde de bir tesellinin ötesinde, doğrudan bir bayram değil midir?

Düşünsenize; hayranı olduğumuz bir ünlüden bize bir selam gelse insanın içi nasıl sürurla dolar. Âşığa maşukundan bir haber geldiğinde, haberin muhtevasından çok, maşukunun alakasına mazhar olmak kalbinde kelebekler uçuşturur mutluluktan sürurdan hop oturur, hop kaldırır. Ya Sevgililer Sevgilisi olan Rabbimiz, sabreden kullarına bizzat müjde veriyorsa?

Demek ki dünyalık her şey, güzeller güzeli gerçek Sevgili'yle aramızdaki irtibat nispetinde güzel. Demek ki Güzel'den gelen her şey güzel. Demek ki O'ndan geldiyse kazanmak da güzel, kaybetmek de. Kazanmak, O'nun yolunda sarf edip rızasına mazhar olmak için bir fırsatsa; kaybetmek de O'ndan gelene sabredip sevgimizi, imanımızı ispat ederek O'na daha yakın olabilmemiz için kıymetli bir yğkseliş rampası değil midir?

Musibeti istemek elbette olmaz; ama böyle bakınca, biz istemesek de hayatın gerçeklerinden olan kayıpların, zorlukların, imtihanların, dünyevi kazançlardan daha kıymetli bir tarafı olduğu görünmüyor mu? Ebedi hayatı kazanmaya vesile olan kayıplar, dünyevi kazançlardan daha büyük kazanç değil mi? Sabır, tam da bu kayıplar karşısında bir amudî yükseliş vesilesi değil mi? Her tokatta "Allah'ım, tokatla bile Sana muhatap olmak ne büyük sürur" diyebilmek ne güzel. Kaybetmenin, imanın bozulduğu yer değil imanın ispat edildiği yer olması ne güzel.

Bir yaprak dahi O'nun izni olmadan kıpırdamazken, başımıza gelen hiçbir şey O'nun ilminin dışında değil. Bir ev elimizden alındığında Rabbimiz o eve kalbimizde ne kadar yer verdiğimize bakıyorsa, orada "Allah'ım, ben Sen'i istiyorum" diyebilmek ne büyük sürur. İşimiz, makamımız gittiğinde o makamı mı yoksa O'nu mu daha çok sevdiğimize dair kalbimizi yoklayan Rabbimize, "Allah'ım! Makam neymiş, ev neymiş, mal neymiş mülk neymiş; (Hocaefendi'nin dediği gibi) ben Sen'i istiyorum, Sen, ille de Sen!" diyebilmek ne büyük sürur.

Karanlığın içinden bakabilmek

Aynı davayı bir önceki asırda omuzlayan Bediüzzaman Hazretleri'nin duruşu da oturup ağlanacak nispette samimi bir ders değil mi? Kendi kalemiyle şöyle der: "Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti."[1]

Bir düşünelim: zor zamanlar bittikten ve o sürecin sonundaki nurlu hikmetler görüldükten ve güzel yarınlara ulaşıldığını gördükten sonra o meseleleri değerlendirmek ne kolay. Zor olan, yolun sonundaki meyveyi henüz görmeden o günlerin tam içinde o anları yaşamak. Üstad Hazretleri sürgünden sürgüne gönderilirken bizi tanımıyordu. Davasının milyonların kalbinde yankı bulacağı günler, insanî yönü itibarıyla ufkunda görünmüyordu. Van'dan alınıp önce Burdur'a, oradan Isparta'ya, en sonunda da Barla'ya götürüldüğü günleri düşünelim. Kapısına askerler geliyor, eline kelepçe takılıyor, bilmediği diyarlara sevk ediliyor. Oradan alınıp buraya, buradan alınıp oraya.

Bu süreçte dünyevî hiçbir dayanağı yok: evi yok, barkı yok, sırtını yaslayacağı bir eşi, bir çocuğu yok. Ömrü sürgünlerle, yoklukla, soğuk zindanlarla geçiyor; yetmiyor, defalarca zehirleniyor. O, kat kat karanlıkların içinde ne bizi tanıyordu ne bu güzellikleri görmüştü; o kışta gelmişti kışı iliklerine kadar yaşıyordu. Kışın tüm çetinliğine, gecenin tüm karanlığına rağmen o imanıyla dimdik duruşunu ömrü boyunca devam ettirebilmişti.

Hz. İbrahim ‘in Kabe’yi inşasına benzetirim bu duruşu. Bir çölün ortasında bir yapı inşa ederken gözbebeğimiz Mekke’nin bu halini görseydi.. o o boş vadide bu mübarek evi inşa ederken imanıyla dimdikti. Her hayırlı inşa böyle değil midir? Hocaefendi Erzurumdan kalkıp Edirneye İzmire gittiğinde de susuz kalplerimize nurlu tohumları sabırla atarken ne kadar da Hz. İbrahim e benziyordu?

İşte hayranlık duyulacak olan da bu. Katman katman karanlığın içinde ümidi capcanlı tutarak inanmaya devam etmek; Allah'a o denli güvenmek ve O'nun yolundaki davada o denli sadakat ve aktif sabır göstermek; "bir gün Hak galip gelecek, her taraf çiçek açacak" diye inanıp ayakta kalabilmek. Ne büyük iş!

Gelin biz de imanımızı tazeleyelim. Karanlıklar kat be kat bile olsa, Hz. İbrahim gibi Üstad Hazretleri gibi Hocaefendi gibi imanımızla dimdik duralım, o karanlıkları verene şükredip kalbimize negatif hiçbir duygunun girmesine izin vermeyelim. Hakk'ın nurdan aydınlığına inanalım. İçimiz bir kere daha sürurla dolsun. Olana bitene, başımıza gelene ve gelmeyene, içimizde en ufak bir ukde kalmadan, tüm kalbimizle bir "oh" çekelim. Her işin arkasında Allah'ın rahmet elini görelim. O'nun azameti, hikmeti ve rahmeti karşısında imanla eğilelim. Ve her günümüze bu şükran ve teslimiyet hisleriyle, coşkuyla uyanalım.

[1] Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, Tahliller.

Opening
0% · 8 min